Ortadoğu Sahnesinde Perde: Yüzyıllık Bir Perspektif
Ortadoğu, tarih boyunca olduğu gibi bugün de devasa bir tiyatro sahnesi; ancak bu sahnenin senaristleri ile oyuncuları arasındaki ilişki, ilk bakışta göründüğünden çok daha girift. Bugün İran’ı, ABD ve İngiltere'nin jeopolitik kurgusunda bir "figüran" olarak okumak, aslında sahnedeki dramayı anlamlandırmanın ilk adımıdır. Başrol oyuncusu olarak konumlanan İsrail’in bölgedeki askeri genişlemesi, komşularına yönelik saldırgan tutumu ve sınırlarını tahkim etmesi, aslında İran’ın varlığı ile kendisine sunulan o "haklı gerekçelere" dayanmaktadır.
Tarihin Tekerrürü ve Sahnelenen Senaryolar
Peki, neden bu kurgu? 1980 yılında Humeyni’nin Paris’ten gelerek İran’ın başına geçişi, basit bir rejim değişikliğinden ziyade, bölgenin dizayn edilmesiyle ilgili CIA ve MI6'nın derin bir stratejinin parçasıydı. Batı, kendi kuklaları olmasına rağmen Pehlevi döneminde modernleşme yolunda hızla ilerleyen, petrol ve doğalgaz rezervleriyle küresel düzene meydan okuma potansiyeli taşıyan bir İran yerine; laik olmayan bir devlet yapısıyla, uydurma dini değerlerin ön planda olduğu, bilimsel ilerlemeden uzaklaşmış ve bağnazlıkla kuşatılmış bir toplum yapısını tercih etti. Bu, "algı yönetimi" ile kolayca manipüle edilebilecek bir İran yaratma projesiydi.
Benzer bir "devam filmini" Türkiye’de de yapmak istediler. Pensilvanya mahreçli, sözde bir aday halife figürüyle toplumu ve devleti içeriden dönüştürme planı, senaryo ve yönetmenleri aynı olan o eski kurgunun bir tekrarıydı. Ancak Türk halkı, o unutulmaz gecedeki cesaretiyle sadece CIA destekli bu kurguyu değil, bu oyunun tüm dekorunu da oyun dışı bıraktı.
Balfour'dan Günümüze: İdeolojik Bir Miras
Bugün izlediğimiz filmin senaryosu, İngiliz parlamentosunun tozlu raflarında 100 yıl önce yazılmıştır. İsrail’in kuruluşunun temel taşını oluşturan 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu, İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un, Siyonist lider Lord Rothschild’e verdiği o meşhur "ulusal yurt" sözünün belgesidir.
Tarihin ironik bir detayı olarak; Osmanlı dış borçlarının yapılandırılması sürecinde Sultan II. Abdülhamid tarafından Theodore Herzl’e takdim edilen Mecidiye Nişanları, dönemin diplomasi dilinde dostluğu pekiştirme gayesi taşıyordu. Ancak bugün bu nişanlar, Filistin topraklarının yahudiler için yerleşime açılması karşılığında yürütülen pazarlıkların ve İngiliz vatandaşı olan yahudilerin lideri Theodore Herzl tarafından Osmanlı'ya ödenen milyonlarca frankın birer tarihi kanıtı olarak okunmaktadır.
Şimdi yine, senaryasonunu İngilizlerin yazdığı, oyuncularını kendi yetiştirdiği bir film izliyoruz. Çünkü İsrail'de ingiltere parlementosunda kuruldu,Humeyni'de İranın'ın başına ingilizler tarafından getirldi. Çünkü İran 2. dünya savaşında Hitler Almanyasına destek vermesin diye o dönem Nazilere karşı birlikte haraket eden Sovyetler ve İngiltere tarafından işgal edilmişti.
İsrail'e dönersek;
Yine ilk olarak; İngiltere'de yaşayan Siyonist lider Theodor Herzl, 1897 yılında Basel'de toplanan I. Siyonist Kongre'ye başkanlık ederek, 1896 tarihli Der Judenstaat (Yahudi Devleti) kitabındaki fikirleri hayata geçirmiş. Kongreyle Yahudi devleti fikri resmî bir hedef haline gelmiş, Dünya Siyonist Teşkilatı kurulmuş ve Herzl, o gün kongrede ki konuşmasında "Bugün Yahudi Devleti'ni kurdum" demiştir.
İşte en önemli kısıma geliyoruz...
II. Abdülhamid, İngiltere yahudisi Siyonist lider Theodor Herzl'e Osmanlı dış borçlarının yapılandırılması ve nüfuzlu bir figür olması nedeniyle 1896 ve 1901 yıllarında sırasıyla üçüncü ve birinci rütbeden Mecidiye Nişanı vermiştir. Bu nişanlar, dönemin diplomasisinde dostları ödüllendirmek için verilirdi. Aslında bu nişan yahudilerin filistin bölgesinin yahudilere yerleşime açılmasının karşılığında Osmanlı'ya ödenen paranın karşılığıydı.
Türkiye’nin Stratejik Sabrı
Bugün Türkiye, bölgenin en güçlü aktörü olarak kendi oyununu yazan, kendi tedbirini alan ve süreci soğukkanlılıkla takip eden bir konumdadır. Devlet yönetmek, bugüne değil, yüzyıl öncesinden geleceğe bakabilme yeteneğidir.
Türkiye’nin izlediği dış politika, Lübnan’ın 450 yıllık TÜRK hâkimiyetinin ardından bugün bize neden bu kadar yabancı kaldığını sorgulayan, Balkanlar’dan Kırım'a Kafkaslar’a, Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyanın tarihsel hafızasını sırtında taşıyan bir vizyondur. Ara sıra verilen duygusal tepkiler, bu büyük stratejik planın yanında sadece birer gösterişten ibarettir.
Tarih , dış güçlerin tek başına değil; içerideki iş birlikçiler aracılığıyla hedeflerine ulaştığını gösteren örneklerle doludur...
Bizler, büyük resmin içindeki ayrıntılara takılmadan, binyıllık bir perspektifin gerektirdiği vakur duruşu korumak zorundayız. Çünkü bu sahne, sabırlı olanların ve stratejisini uzun vadeli kurgulayanların sahnesidir.
İşte bu yüzden Türkiye ne yapmalıdır?
Birincisi; Bu savaşın tarafı gibi görünmemelidir. Ama aynı zamanda zayıf da durmamalıdır.
İkincisi; Sınır güvenliğini en üst seviyeye çıkarmalıdır. Terörle mücadelede proaktif olmalıdır. Hava savunma ve erken uyarı sistemlerini güçlendirmelidir.
Üçüncüsü; Diplomasi kanallarını açık tutmalıdır. Tahran’la konuşmalıdır, Körfez’le konuşmalıdır, Batı’yla konuşmalıdır.
Çünkü Türkiye kriz izleyen değil, kriz yöneten ülke olmak zorundadır.
Ve son olarak şunu açıkça ifade ediyorum:
Türkiye’nin tarafı ne Amerika’dır, ne İsrail’dir, ne de İran’dır.
Türkiye’nin tarafı yalnızca şudur:
Kendi güvenliği, kendi bekası ve kendi TÜRK devlet aklıdır.
Atatürk’ün bize bıraktığı miras da budur.
Sevgiler, Saygılar
X @kocyasin
Gazeteci - Siyaset Bilimci
Yasin KOÇ